kendini tanı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kendini tanı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ağustos 2016 Pazartesi

Açıl susam açıl

Açıl susam açıl
Open sesam open
Iftah ya simsim

1001 Gece Masalları
Ali baba ve 40 Haramiler
Ali Baba 40 Haraminin gizli hazineyi sakladığı mağaranın kapısını açar.

40 kişi bir meclis oluşturur.
Tasavvufta 40 makamı vardır.
40 günde yükselir ruhlar
40 ı çıkmak denir yaşamdaki çeşitli bilinç eşiklerinde.

Sesame yani susam Kabala'da shem-shamayim, cennetin adlarından biridir.

Susam, Babil maji rituellerinde kullanılan susam yağı ile ilişkilidir.

Sesam, Grekçe Samos, yani Sisam adası Ege denizindeki... Mısır'da inisiye edilmiş filozof, matematikçi Pisagor...kendisi de Pythia (Kahin) soyludur. (Pythagoras)

Arapça sim sim = gümüş, gümüş ip, bilinç kordonudur.

HPB nin ustat KH ile mektuplarında belirttiğine göre Tibet inisiyasyonlarında adaylar ebediyet kapılarının açılması için yinelerdiler bu cümleyi : "Açıl susam açıl"

Sihirli sözcükler, düşünce ve kalbin yuksek amaçlarla birlikte çalışarak kelimelere yüklediği enerjilerle meydana getirilirler... doğru niyetler ve doğru bilinç seviyesi ile aktive edilirler.

Bu nedenle keramet sozcukte değil insandadır.

Açılacak kapılar bilinç seviyeleridir, kapılar dışarı değil içeri açılır. Saklı hazine kendini bilmektir... Bu kez mağara, altın sırlarla dolu insanın ruhudur, öze dönüldüğünde keşfedilen haz(i)neler içerir...

Zahirden (dışrak olan, egzoterik) batına (içrek olan, ezoterik) geçmek anlatılır.

Tüm kahramanların yolculuğu önce kendi mağarasının derinliklerine girip oradan yükselerek gerçekleşir.

Dışarıdan herhangi bir güç bu idrak ve farkındalık kapılarını bizim yerimize açamaz.

Ilahi güçlerle, olağanüstü kozmik enerjilerle çevrelenmiş bile olsak onlara kapılarımızı açmazsak, içselleştirmezsek, madde seviyesinde kalır insanın gerçek potansiyellerini kullanmamış oluruz.

8.8.2016
Uğur Başak Arpacıoğlu






12 Mart 2015 Perşembe

Asla pes etme...karşı olmak mı BİRlik için (de) olmak mı

Bir şey İÇİN olmak, bir şeye KARŞI olmaktan daha fazla güç ve enerji verir.

Karşıtlığı bırak, zihnin yanılsamasıdır 
Kendi içinden başlayarak dışarı doğru,
Birleş, birleştir, 
Çünkü birlikten kuvvet doğar. 

"Ey insanoğlu kendini tanı!" 


"Eğer arıyorsan apaçık Gerçeği
Vazgeç ayırmaktan doğruyla eğriyi
Doğru ile eğri arasındaki çelişki
Zihnimizin bir illeti."
Tao Sessizdir


Biz insanlar, seçim yapabilme özgürlüğümüz ile diğer varlıklardan daha özel bir durumdayız...Seçim yapma özgürlüğümüz ve hata yapma özgürlüğümüz var...

Seçimlerimizle, tercihlerimize ve kaderimize bağlanırız...Bu nedenle karmik zincirlerimizi oluşturan tercihlerimizin hayatımızda tezahür ettiği tutumlarımıza dikkat göstermeliyiz. Değer verdiğimiz şeyler ve onlar uğruna mücadelemiz kimi zaman bir desteğin kimi zaman da bir muhalefetin ifadesi olmaya düşebilir. Ve bizim bakış açımız bir şey için veya bir şeye karşı oluşumuzu belirler...

Enerjimizi ve niyetlerimizi olan bitene tepkimizi göstererek kullandığımızda negatif etkiye bir katkı daha yaparak gölgenin büyümesine neden oluruz. İçimizi boşalttığımızı ve rahatladığımızı zannederiz, ancak içimizdeki karanlık taraf tetiklenmiş ve yüzeye çıkarak diğer karanlık güçlere katılmış olur…

Etki-tepki kısır döngüsünde olmak inşa etmek, değerleri korumak değildir. Reaksiyon vermek bir tür katarsistir, psikolojik boşaltım yerine yapıcı, dengeleyici sağaltım  geliştirmeden etki-tepki zincirine bağımlı kaldığımızda, daha sonra tekrar karşımıza çıkacak ve imtihanlara gireceğimiz yeni negatif karma oluşturmuş oluruz...Yüzeyde, gösterdiğimiz tepkinin gerekli ve ihtiyaç olduğu kanısına kapılsak da, negatif enerji taşıyan bir eylem bir erdem olmaktan uzaktır. 

Bir şeye karşı olmak kolaydır... Bir şey için olmak ve onun için istikrar ile çalışmak ise emek, cesaret ve aşk ister... 

Işığı korumak, hümanist değerleri yeniden inşa etmek ve daha insani bir yaşam sürmek istiyorsak, yapıcı enerjilerimizi kullanmalı, yaratıcı güçlerimizi aktive edecek yollar bulmalıyız...Ve işe kendimizden başlamalıyız...

Karşıt ve mesafeli gibi görünen iki nokta aslında yukarıdan baktığımızda bir çizgiyi oluşturur...Ancak bilinç antenimizi yükseltip çizginin üzerinden/kutunun/mağaranın dışından bakarsak farklı bakış açılarıyla yaratıcı ve yapıcı çözümler bulabiliriz. 

Yönümüzü bulmaya yardım eden gökyüzündeki yıldızlar gibi olan idealar dünyasında kadim zamanlardan beri insanlığa rehberlik etmiş herkes için iyi, her zaman geçerli olan İdeallere sahip olmalıyız...

Bir şey için olmak, bir İdeal ile yaşamak, değerleri korumak ve yeniden görünür kılmak için çabalamak, enerjimizi bu yönde kanalize etmek, olumlu, pozitif, yapıcı güçleri taşır, evrendeki olumlu güçlerin desteği ile aktive olur...Hem kendimizi, hem de çevremizi koruyan bir ortaçağ kalesi inşa etmeye benzer. 

Bilincimizi, düşüncelerimizi, duygularımızı yüksek titreşimlerde tuttuğumuzda, bireysel ve toplumsal ölçeklerde değişimleri ve dönüşümleri ilham eden güçlere birer aracı olabiliriz... 

Yaşamda aktör olmak, içinde olduğumuz zamanda, mekanda, ANda mevcut olmak ve üzerimize düşen insanlık vazifesini insanın göksel ve yersel Atalarına layık olarak yapmaktır...

Eylem yapmak, meydanlarda karşıt enerjileri ifade etmekten, kızgınlık, tepkilerimizi saçmaktan ve yakıcı ve yıkıcı ateşi körüklemekten daha fazlasıdır. 

Yarınlar için, gelecek için bugünün tecrübesinden hareketle yeni tohumları, uygun topraklarda ve doğru zamanlarda ekmeyi bilmektir... Umut ekmektir... Sevgi ekmektir...

Doğru eylem yapmak, karşılıksız, ödül beklemeden insanın üst doğasına göre düşünmek, hissetmek, konuşmak, davranmak, yaşamaktır... Sadece teoriler üretenler değil, bilgileri hayatında örnek olarak yaşayanlara dönüşmek, ışığı taşıyan birer meşale olmaktır.  

Seçimlerimiz geleceğimizi belirliyor... sadece benlerimiz için değil... Benlerden"Biz"e ulaşmak için...Birliği korumak için... 

Evrende olumlu değişimler yaratmak için, içimizdeki karanlıkların içinden geçmek için onları kabullenme zamanı... kaçınılmaz bir şekilde kendimizle, kaderimizle yüzleşme zamanı...ve ışıkla yıkanma...arınma ve Anka kuşu gibi küllerinden yeniden doğma zamanıdır... 

"Aydınlığın çoğaldığı yerde karanlıklar geri çekilir."  der bir filozof.. 

Asla pes etmeyin... 
Mücadelemiz aşk ile ışık için
Sevginin ve erdemlerin evrensel güçlerini kuşanarak 
Başımız dik ve onurla olsun.

Bizler uzun bir geçmişi olan ve geleceği ışığa doğru olan çamura bulanmış cevherleriz....

Zorluklardan yıldızlara ( per aspera as astra ) 
asla pes etme (nil desperandum

Sevgiyle, umutla, 
İleri ve yukarı...

Uğur Başak Arpacıoğlu
12.03.2015, Moda, İstanbul 
Uranüs günbatımından sonra tam karşımda göz kırpıyor. 


Don't Quit / Asla pes etme 


When things go wrong, as they sometimes will, 
And the road you're drudging seems all up hill, 
When the funds are low and the debts are high 
And you want to smile, but you have to sigh, 
When care is pressing you down a bit, 
Rest if you must—but don't you quit.

İşler ters gittiğinde, bazen olabilir,
Yürüdüğün zorlu yol tamamen dimdik görünüyorsa,
Fonlar/kaynaklar az ve borçlar yüksek olduğunda,
Gülümsemek isterken, iç çekmek zorundaysan,
Bakımınaa dikkat etmek seni biraz sıkarken,
Gerekirse dinlen - ama asla pes etme. 

Life is queer with its twists and turns, 
As every one of us sometimes learns.
And many a failure turns about
When he might have won had he stuck it out.
Don't give up, though the pace seems slow 
You may succeed with another blow.
 
Hayat, iniş çıkışları ve döngüleriyle tuhaftır,
Her birimizin zamanı gelince öğrendiği gibi. 
Ve birçok başarısızlık ortaya çıkar,
Sıkı tutunup dayanırsan başarıya dönüştürebileceğin. 
Asla vazgeçme, adımlar yavaş gibi görünse de
Başka bir hamle ile başarabilirsin.

Often the goal is nearer than
It seems to a faint and faltering man.
Often the struggler has given up
When he might have captured the victor's cup, 
And he learned too late, when the night slipped down, 
How close he was to the golden crown.
 
Çoğu kez hedef, 
Zayıf ve titrek bir adama göründüğünden daha yakındır. 
Çoğu kez mücadele eden pes etti, 
Oysa zafer kupasını ele geçirmiş olabilirdi,
Çok geç öğrendi, ancak gecenin karanlığı çökünce,
Altın taca ne kadar yakın olduğunu.

Success is failure turned inside out—
The silver tint of the clouds of doubt.
And you never can tell how close you are, 
It may be near when it seems afar; 
So stick to the fight when you're hardest hit
It's when things seem worst that you mustn't quit.
Başarı başarısızlığın ters yüz edilmiş halidir 
Şüphe bulutlarının gümüş rengi.
Asla ne kadar yakın olduğunu söyleyemezsin,
Çok uzak gibi göründüğünde bile aslında çok daha yakın olabilir;
Bu yüzden mücadelene en sağlam duruşunla devam et
Herşey en kötü şekillerde göründüğünde asla pes etme. 

Anonymous – Anonim 
( 19.yy’da birkaç şairin imzasıyla yayınlandığı söylense de şiirin sahibi kesin olarak bilinmemektedir.) 





Her şey üstüne gelip, 
Seni dayanamayacağın
Bir noktaya getirdiğinde,
Sakın vazgeçme!….
İŞTE ORASI KADERİNİN DEĞİŞECEĞİ NOKTADIR.

Mevlana Celaleddin-i Rumi 



Salvador Dali 


Leonardo da Vinci

4 Ocak 2015 Pazar

ÖZ'gürlük

Düşüncelerimizi farklı zamanlarda tekrar tekrar meşgul eder bu kavram...
Özellikle dış koşulların her planda sertleştiği zamanlarda... 
İç özgürlüğün motorunu yeniden keşfetmemizi istercesine...

Nedir özgürlük ? 

Canımızın istediğini yapmamız mıdır ? 
Sormalı: Gerçekten Can'dan mı gelir bu istek ? Yoksa nefsin körelmemiş arzularından mı ? 

Hoşumuza gideni seçmek midir ? 
Sormalı : Hoş'umuz neresidir ? Tatmin, keyif arayan neremizdir ? Hoş'umuza giden ne kadar özgürleştirir bizi ? Ne kadar bağımlı kılar kendine ? 

Özgür irademiz ile belirleriz nasıl bir insan olacağımızı, nasıl bir yaşam yaratacağımızı, elimizde olan malzemeyi nasıl şekillendireceğimizi.
Aynı zamanda seçimlerimizin sonuçlarına, onların doğurduğu sorumluluğa da bağlarız kendimizi, onları taşımaya ve karşılamaya da hazır olmayı unutmamalı... 

İstediğini yapmakta özgür olduğunu her düş'ündüğünde, 
Düşüncene gelene sormalı, bu "Varlığım için doğru mu ? İyi mi ? Evrimleştirici mi ?" 
Yoksa düş'künleştirici bir ağır zincir daha mı ?
Platon'un bundan yaklaşık 2500 sene önce Mağara Mitosu alegorisinde bahsettiği gibi.  

Her seçim yeni bağlar kurmaktır yaşamda, yaşamı dOKUmaktır. 

Düşünsel ve duygusal tutumlarımız ile yeni bağıntılar, bağlantılar kurarken sormalı : 
Bizi sınırlandırıyor mu ? Özgürleştiriyor mu ? 
Enerjimizi yükseltiyor mu ? Azaltıyor mu ? 

Her seçim, titreşim, hareket, ritm ve değişim prensipleri ile işleyen Hayat Okulu'nda bir istikamet tayin etmektir.

Attığımız adımlar, yaptığımız seçimler, varlığımızın amacına uygun düşer mi ? 
İzdüşümüm, öz düşüm müdür ? 
OLmaya geldiğim yOLda mıyım ? 

Rotamızdan uzaklaştığımızı nasıl fark edebiliriz ?  

Gölgeler uzuyor ise...Maddenin doğasında her zaman gölgeler olacaktır, ancak cismimizin direği bilincimiz Işık kaynağı ile aynı hizada olduğunda, gölgelerin en kısa hale geldiğini görebiliriz.  

Acılar, pişmanlıklar, kayıplar, korkular, vicdan muhasebeleri ile tekrarlan ikazlar artıyor ise... 

İrademizin, erkimizin, yaşama sevincimizin, sevgimizin, yaratıcılığımızın, zayıfladığını, kendimizden memnuniyetimizin, iç huzurumuzun azaldığını hissediyorsak...

Amaçlarımızı gözden kaybedip, araçlarımızı geliştirmeye yöneldiysek... 

Geleceğimizi tayin etmek, bunun için gerekli iç donanımımızı güçlendirmek yerine, AN'ın sunduğu fırsatların farkında olmayı kaçırarak, olup bitmiş -adı üzerinde- geçmişimizi eşeleyerek oyalanıyorsak...

Düşündüğümüzü, inandığımızı, OLması gerekeni gerçekleştirmekten çok daha fazla enerjiyi dileklerde, teorilerde harcıyorsak... 

Ayrılıklar, çatışmalar, bölünmeler içinde hissediyorsak kendimizi, hem kendi içimizde, hem de diğer varlıklar ile...Birlik ve kardeşlik hissi yerine. 
*
*  *
Hiçbir varlık nedensiz yaratılmamıştır ve bir vazifeyi gerçekleştirmek için maddesel dünyada tekamülünü gerçekleştirmektedir. 

Yaşamda deneyimlediğimiz her şeyin bir fonksiyonu vardır...Her fonksiyon matematiksel bir bağıntıdır. Yerdeki ile gökteki arasındaki benzerliği idrak ettiren, kimi zaman yansımalarla, kimi zaman simetri, kimi zaman ters simetri ve kimi zamanda birbirinin içine geçişme ile kendini gösteren...Hayat Okulu'nun koridorlarında yürürken göksel matematikten ilham alabiliriz...Evren zihinseldir.

Doğanın mükemmel matematiksel yasalarından biridir Karma. Etki tepki yasasıdır, eylem anlamına gelir, nedensellik zincirlerini oluşturur yaşamda. Görünenin ardındaki hayatın sırlarını idrak etmemiz için, evrimleşirken öğretir bizlere Evrensel Düzen'in dinamik matematiğini... 

Karma, yaşadığımız her şeyin bir nedeni, anlamı, öğretme, tamamlama vazifesi olduğunu işaret eder. Ne ekersek onu biçtiğimizi ve yeni tohumlar ekmekte özgür olduğumuzu söyler bize. Her plandaki eylemlerimizle yaydığımız titreşimlerle yeni yaratımlar süreci açtığımızı anlatır. 

Olmamız gereken'i, Dharma'mızı bulana kadar hareket içindeki dengeyi öğretir. Hakikat'e götüren Yol'u insan vasıflarımızla nasıl daha bilinçli olarak ve yeni acılara sebep vermeden yürüyebileceğimizi göstermek için. 

Karma, ne cezadır, ne ödül, telafidir, bozulan dengenin tazminini yeniden kurmak için. Ödülü için değil, ödevimiz olduğu için yapılan doğru eylemdir ile eylemdeki eylemsizlik öğretisidir. Özgür irademiz ile sorumluluk kendimizdedir. 

"Bugünkü yaşamımız dünkü düşüncelerimizin, yarınki yaşamımız da bugünkü düşüncelerimizin eseridir. Yaşam aklın eseridir. Aynen araba tekerleklerinin atları izlemesi gibi saf olmayan akılla davranan kişiyi de acılar takip eder. Hayat acılardan ibarettir. Bugünkü “Sonuç” dediğimiz olgular geçmişin “Neden”leridir, yarınki sonuçlar da bugünkü nedenlerdir. Acıların nedeni tutkulardır, arzulardır. İnsanın hiç bitmeyen tutkuları  ve arzuları." 
Siddharta Gautama Buda 


"Her gün kendi ellerinle inşa etmiş olduğun yoldan yürürsen, olman gereken yere varacaksın. " 
Eski Mısır Atasözü 
*
*  *
Bir köle olarak M.S 1.yy'da yaşamış olan filozof Epiktetos gerçek özgürlüğün görünende değil, kişinin kendi içinde olduğunu söyler:  

"Dünyada olup biten şeylerin bir bölümü elimizdedir. Bir bölümü de değildir. Elimizde olanlar; düşüncelerimiz, yaşayışımız, isteklerimiz, eğilimlerimiz, bir kelimeyle bütün davranışlarımızdır.
Elimizde olmayanlar; mal, şöhret, başkalarının düşündükleri gibi şeylerdir.
Elimizde olanlar tabiatları dolayısıyla özgürdürler. Hiçbir şey onları durduramadığı gibi onlara engel de olamaz.
Elimizde olmayanlar ise güçsüz, boyunduruk altında, binlerce engel ve terslik içinde olup bütün bütün bize aykırıdırlar.

Öyleyse hatırla ki, tabiatları dolayısıyla esir olanları hür ve başkasına bağlı olan şeyleri sana ayrılmış sanıyorsan her adımda engellerle karşılaşacak, kırılacak, üzülecek ve Tanrı’dan da, insanlardan da şikayet edeceksin. Buna karşılık senin olanı benimser ve başkasının olanı da başkasının iradesinde sayarsan; o zaman kimse sana istemediğini yaptıramadığı gibi, istediğini yapmana da engel olamaz. Dolayısıyla kimseden sızlanmaz, kimseyi suçlandırmaz ve istemeden hiçbir işi yapmaya zorlanmazsın. Kimse sana bir kötülük edemez, düşmanın olamaz ve başına zararlı bir şey de gelmez.

Uyan! 
Önce, dünyada elinde olanlarla olmayanları ayır; 
hayatını buna göre yaşamaya çalış. 
Senin elinde olanlar sana ait hür olarak kullanacaklarındır. Başkasına verilenleri isteyip, zorla elde etmeye kalkarsan hürriyetin biter ve esirliğin başlar. 
Hür kalmak istersen, 
seni esir durumuna düşürecek hırs ve açgözlülüğü kendinden uzak tutman gerekir."


Maddesel yönümüz yerçekimine ve diğer fizik yasalara tabidir, doğası gereği kusurları ve sınırları vardır. İrade gücümüzün kökenleri ise gökseldir ve evrensel yasalara uyumlu ve insanın doğasına uygun olarak yaşadığımızda bilincimizde özgürleşmeye ve kişiliğimize ait sınırlarımızı genişletmeye başlarız. 


"Gerçek özgürlük, doğayı yöneten uyumlu yasalara itaat etmektir."der Filozof Guzman. 

Kadim Tibet metni Sessizliğin Sesi de ekler: "Doğaya yardım et ve onunla çalış, seni yaratıcılarından biri olarak kabul edecek ve sana itaat edecektir."
*
*  *
Var oluşumuzun nedenini keşfetme yolculuğunda 
Göksel bağları güçlendirip, 
Kendimizin ve evrenin sırlarına yönelmektir
Öz'gürlük 
Sonuçlarla hareket etmek yerine, 
Yeni nedenleri yaratma gücümüzü fark etmektir,

ÖZgürlük 
ÖZümüzün gür olması,
ÖZde saklı güçlerin uyanması, 
Yaşamımızda her plana gürül gürül akmasıdır...

Öz'ümüzden gelen kudretin 
Düş'üncelerimize ilham vermesidir,
Duygularımıza coşku katmasıdır, 
Enerjimizi yükseltmesidir, 
Fizik bedenimizde artan canlılıktır. 

Öz'erkliktir... 
İç kudretimizi engelleyen bağımlılıklardan kurtulup, 
Doğa ile evren ile diğer varlıklarla sıkı bağlarla örülmüş kaderimizin içinde 
ÖZgür irademizi kullanmaktır. 
Beklentiler içinde pasif kalarak beklemek yerine, 
harekete geçmektir, yaşamda aktör olmaktır. 

Gezegenlerin evrensel yasalarla uyum içinde kendi yörüngelerinde ilerlerken özgür olması, aynı zamanda bütünün içinde kendi payına düşen vazifelerini yerine getirmesi gibi... 

Her kuşun uçmak için ihtiyaç duyduğu rüzgarlarla uyum içinde hareket ederken, kanatlarındaki gücü kullanarak gökyüzünde yükselmesi gibi...
*
*  *
Özgürlük kaybedecek hiçbir şeyin kalmaması halidir. 
Onurdan, adam olmaktan başka ne var ki gerçekte sahip olduğumuz? 
Sahip olduğumuzu zannettiğimiz ? 
Sahip olma peşine düşüp de var olmaktan vazgeçmektense...

İçinde özgürleşme isteği duyuyorsan, 
bağımlılıklarını irade kılıcıyla keserek, 
yaşamın akışında yükselebilirsin. 
Varoluşuna layık olmaya çabasıyla yaşayarak,  
Özünde taşıdığın yolcunun verdiği sözler olduğunu unutmadan.

"To BE or not to BE" 
Olmak ya da olmamak 
İşte bütün mesele bu... 
*
*  *
ÖZgürlük
Ne olacağını seçmek için,
Benlik bilincini BİR'liğe doğrultmak için, 
Cevherini keşfetmen için, 
Hakikati'ne ulaşmak için, 

Varlığının duyduğu ÖZlemdir,
AŞK'tan kaynaklanır.

Gerçek Aşk özgürdür,
Hakikat Aşkı özgürleştirir.
Bu Hakikat üzerinde birleşmeye çağrılıyoruz...

B'aşk, 04.Ocak.2015, M'oda


 Prometheus 

14 Şubat 2014 Cuma

ÖZ’LERİN BULUŞMASI – 1

Akıl gözüyle görmeyi bilen biri 
Kalbini büyütmeyi, gönül g’öz’ünü açmayı ararken,
Bir "an" olur
Gönül gözüyle görmeyi bilen, akli bilgileri arayan diğeriyle karşılaşır.

Zam'an'sız bir yolda buluşurlar
Gökten yere
Yerden göğe
Dallardan köklere
Köklerden birliğe
Vuslat halinde
Yürürken

Ba’zen bir insanda 
Ba’zen bir kitapta
Ba’zen bir nefeste
Ba’zen bir yaprakta
Gizlenmiş kadim öğretilerin
Çeşmelerinden akan suyu aşkla içerler

İçtikçe susarlar
Sustukça içlerine dönerler
Yana yana için için
Yanyana seyr’ederler
Y’örünge’lerinde

Biri akıldan kalbe
Diğeri kalpten akıla
İnip çıktıkça dokurlar
İçiçe geçtikçe
Bir’leştiren bağları

Dön(üş)erek 
Benden bize 
Bizden Bir'e


Anlamaktan bilmeye
Bilmekten olmaya 

Geçebilmek için
Özlerinin özlemiyle 
Varlıklarına Hakk'ını verebilmek için
Kendilerinden (vaz)geçerler

….
B'aşk 
14.02.2014
gÖZtepe



 “Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken,sen hiç ol...Menzilin yokluk olsun.İnsanın çömlekten farkı olmamalı, nasıl ki çömleği ayakta tutan dışındaki biçim değil, içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutanda benlik zannı değil hiç'lik bilincidir.” Rumi 




17 Ekim 2013 Perşembe

Karşıtlıkların ötesindeki gücün kapılarında

Ey Yolcu,
Darüssena’dır gördüğün
Kendi cehennemine inip
Uz’laştırdığında ayrılığı
Küll’erinden doğumun nasip
Ka’derinden ör’düğün

B’aşk, 17 Ekim 2013, g’öz’tepe


Tamu / İhsan Oktay Anar

Kurşun Lahdin eritilmesinden dört yüzyıl kadar önce, Halife Mansur Hazretleri düşünde gökten kayan iki yıldız görmüş, meğerse bunlar Harut ve Marut adlı iki melekmiş. Ademoğullarının dünyada döndürdükleri işleri merak ettikleri için göğün en yüksek katının izniyle gece yere iniyor, şafak sökünce de esrarengiz bir beyit okuyup tekrar eski yerlerine yükseliyorlarmış. Ne var ki günün birinde ölümlü bir kadına âşık olmuşlar. Kadın da bunları serhoş edip göklerin kapısını açan beyiti ağızlarından almış. Esrarengiz sözleri söyler söylemez yükselmeye başlamış, ama yarı yolda diğer melekler onu çarpıp bir yıldız yapmışlar. Bu yıldızın adını Zühre koyduktan sonra, Harut ve Marut'u saçlarından bir kuyuya asıp cezalandırmışlar.
Sabah olunca, Halife Mansur Hazretleri atına atlayarak düşünde gördüğü bu kuyuyu arayıp bulmuş. Yaklaşıp baktığında dibinde kendi aksini görmüş. Sudaki aksi ona, "Ey Mansur. Sonunda geldin. Nice zamandır burada seni bekliyordum. Ben senin aksin değil, ikizinim. Sana ilim vereceğim, ama yalnızca bir tek şey sorabilirsin. İyi düşün ve bana sadece bir soru sor," demiş. Halife Efendimiz de havsalasını zorlayıp iyice düşündükten sonra, "Bana dünyadaki herşeyi göster," demiş. Kuyunun ayna gibi parlak sathında o an, dünyanın o güzelim sureti görünüp kayboluvermiş. Halife Mansur'un kamaşan gözlerine yeniden nur geldiğinde, az ötede akan ırmağa, Dicle'ye bakıp burada bir şehir kurmaya and içmiş.
Yüzbin işçi yirmi yıl çalışıp o dairevi şehri, bugünkü Eski Bağdat'ı dünyanın suretine uygun olarak bu yüzden inşa etmişler. Merkeze el Mansur Camii ile bir saray kondurup etrafına gökyüzündeki on iki burcun timsali olan on iki devlet binasını dikmişler. Dünyayı çevreleyen Kaf Dağı yerine, bu şehri tam bir daire şeklindeki bir surla kuşatmışlar. Sonunda burası Halife Efendimizin kuyuda gördüğü surete fazlasıyla benzemiş. Barışın hüküm sürdüğü bu şehre Madinetü's Selam denmiş. Gelgelelim şehri kurmakla yükümlü iki mimardan biri işi gücü bırakıp, Bağdat'ın kuruluşunu anlatan bu masalı kurmuş. 
O gün bu gündür, bu masala İlk Bağdat Masalı denir.
Gassal'ın sırrını açıklayan esrarengiz yazıları incelemekle meşgul bilginler, yaşadıkları bu şehri iki mimardan hangisinin kurduğuna karar veremiyorlardı. Dünyanın suretine göre dairevi şekil verilmiş olan Eski Bağdat, giriş yasağına rağmen definecileri, tılsımcıları ve serüvencileri, sözün kısası dünyanın binbir haline âşık binbir türlü insanı bir girdap gibi kendine çekiyordu. Geceleyin surlarını gizlice aşanları, yarıçapında geleceği gören kahinleri, ellerinde usturlabla yer tayin eden definecileri, mıknatıs taşıyla ay tozları toplayan simyacıları yutuyor, geriye masallarını bırakıyordu. Bunlar İlk Bağdat Masal'ına ekleniyor, kâhinin, simyacının ve definecinin boynu vurulmuş bedenleri yeraltında yatarken, ruhları bu masalın cüzleri olarak ay altında dar sokaklarda dolaşıyordu. Yeri geldiğinde lamba içlerine, halı püsküllerine siniyor, fırsat bulduklarında ise yeni düşlere ve
tasarılara girip yeni masallar yaratıyorlardı. Yaşayan vârisleriyle ilk mimar ne kadar köşk, kasır, kâşane ve saray yaparsa yapsın, Bağdat'ı ikinci mimar kadar büyütemiyordu.
Bilginlerin esrarengiz yazıları incelediği Darüssena, simyacıların, madrabazların ve daha nicelerinin düş gücünü azdıren bu dairevi şehrin Basra kapısının karşısındaydı. Bu binanın zemin katında, kendi kendine işleyen aygıtların yapıldığı, altını iki katına çıkaran formüllerin sınandığı, akıllara durgunluk veren silahların denendiği işlikler vardı. Burada aletlerin yayları kurulur, sarkaçlar koyverilir, pergeller döner, imbikler fokurdardı.
İkinci katta ise bu âlemin gidişatına yön veren ilkeler incelenirdi. Hasta madenleri, saf halleri olan altına dönüştürecek eliksirin hassaları, kız istemek ve savaş açmak için uygun zamanları gösteren takvimlerin ayrıntıları, gezegenlerin tuzlar üzerindeki etkileri burada tartışılır ve sonuca bağlanırdı. Üçüncü ve son kat ise, rafları kitaplar ve parşömenlerle tıka basa dolu olan o kadar muazzam bir kütüphaneydi ki, burada Halid bin Yezid'in "Firdevs el Hikme"sini bulmak bile mümkündü. Bu binada ayrıca çatıdan bodruma kadar inen ve ağzında sağlam bir kapak bulunan bir "kuyu" vardı. On kulaç derinliğinde olan bu kuyunun dibinden gökbilimciler, bir düzenekle kapağı açıp hava aydınlıkken bile yıldızları gözleyebilirlerdi. Küçük bir kale görünümündeki Darüssena'ya bir casusun ya da parmağında zehir dolu bir yüzükle bir intahar fedaisinin sızması mümkün değildi. Çünkü buranın bir tek kapıdan başka girişi yoktu. Gündüzleri tavandaki delikten giren güneş ışığı aynalar vasıtasiyle bütün odalara, işliklere ve hücrelere yansıtılırdı. Kundakçılara ve fedailere karşı türlü tuzaklar geliştirilmişti. Damda, avluda ya da içeride sık sık, ya Zühre'nin ışığının erbezlerini patlattığı bir Moğola, ya da mizaç dengesi bozulup gözleri taşa dönüşmüş bir Gazneliye, yahut madeni şişelere hapsolmuş Karmatlılara rastlanırdı. Bilginler, kurşun lahitten kalıbını aldıkları anlaşılmaz yazıları işte böyle bir yerde inceliyorlardı. Sabahtan bu yana kafa patlatmalarına rağmen varabildikleri yegâne sonuç bunun, içinden kolayca çıkılabilecek bir iş olmadığıydı.

Esrarengiz metin şu ifadeyle başlıyordu:
"Hakikatin Efendisi günahkâra şöyle dedi: 'Sağdakilerin en üstünden soldakilerin en altına inersen cehennemin kapısını bulursun'".

"Cehennemin kapısı", bilginlerin bir çoğunu korkutmamış değildi. Gelgelelim taşıdıkları muskaların onları bu uğursuz ibareye karşı koruyacağı apaçıktı. Yine de akıllarına binbir türlü düşünce geldi. Yazıldığına göre ahrette, cennetlikler Peygamber Efendimizin sağına, cehennemlikler ise soluna toplanacaktı. Öyleyse sağdakilerin en üstünü ve şereflisi, soldakilerin en alçağı ve soysuzu olduğunda cehennemin kapısı ona açılacaktı. Buraya kadar herşey makul görünüyordu, fakat metnin geri kalan kısmına nasıl bir anlam vermek gerekecekti? Çünkü, Hakikatin Efendisinin sözünden sonra, tuhaf bir Yunancayla yazılmış bir metin başlıyordu:

"en toutois e aitia tes melainas koles
esti filia kai o sitos o skleros. outos, noso
gignetai e lupe en tuma kai en somati melaina
kole. aute kole mekanetai malista ton karkinon
en geronti kai filomania en neania, osper outosf
rontizei ten filen, siopei de dia tes emeras. o
poros tou nosou melainas koles d'esti me melein,
upaluskein de epitumia kai diagein radios, anagke
estein kuamon kai labraka, etera esti kakos.
frontizetin dei ton kalon tina."

Yunanca bir tıp kitabından alınmışa benzeyen bu metni bilginler şöyle tercüme etmişlerdi:

"Bu kilerde melankolinin nedeni aşk ve
kuru gıdadır. Böylece bu hastalıkta ruhta keder
ve bedende kara bir safra oluşur. Bu kara safra
yaşlılarda urlara, gençlerde ise aşk deliliğine
yol açar, öyle ki, genç gün boyunca sevgilisini
düşünür ve susar. Melankoli hastalığının çaresi
ise kaygılanmamak, tutkudan kaçınmak ve rahat
yaşamaktır. Baklagillerden ve lezzetli balıklardan
yemek gerekir, başkaları kötü gelebilir. İyi bir
şeyi düşünmek icab eder."

Melankolinin nedenlerini ve sonuçlarını açıklayan, tedavi ve perhiz usulleri hakkında bilgi veren bu metin bilginlerin kafasını iyice karıştırdı. Bazıları bizzat bu hastalığın cehennemin kendisi olduğunu düşündüler. Fakat Gassal'ı yenilmez kılan güç, bu hastalığın neresinde olabilirdi? Sonunda içlerinden biri, melankolinin de bir tür delilik olduğunu, herkesin bildiği gibi bazı delilerin olağanüstü güçlü oldukları için zincirle zor bela zaptedildiklerini söyledi. Gassal'ın Cabir'i deli kuvvetiyle yendiğine önce hiç kimse inanmak istemedi. Gel gör ki bir süre sonra, başka bir açıklama bulamadıklarından bu fikre sarılmak zorunda kaldılar ve olağanüstü bir üzüntünün inanılmaz bir kuvveti nasıl sağlayabileceğini bulmaya çalıştılar. Öğle vaktine kadar henüz bir sonuca erişememişlerdi.

İhsan Oktay Anar, 1996, yayınlanmamış bir kitabından
Kaynak: Kitap-lık dergisi, Eylül-Aralık 1996



3 Nisan 2013 Çarşamba

Gürültü patırtının ortasında sükunetle dolaş


Kadim bilgilere kulak veriyorum yine...Günlük zihinsel beslenmemi yapmak ve gündelik yaşamda tozlanan zihin aynasını parlatmak için.

Xsantos’tan M.Ö 9 yy’dan günümüze ulaşan eski bir tapınak yazıtını bir kez daha çıkarıp okuyorum, bir defa yetmiyor insana. Kendini tanıma yolculuğunda menzili gözden kaybetmemek için, neden yaşadığımızı, nasıl yaşamak gerektiğini sürekli hatırlamak için, her zaman ve herkes için geçerli, bilinci yükselten bilgelik öğretilerini yineleyerek yenileniyorum.  

Onları okudukça, her daim özümüzde bulunan, ancak çevremizdeki ve içimizdeki gürültülerden her zaman işitemediğimiz, sadece ona kulak verdiğimizde duyulabilen “Sessiz Konuşmacı”nın rehberlik yapan sözlerini duyabiliyoruz. Ruhumuzu yakalayan sözleri…

Yaşam denen bu gizemde evrenin ve kendisinin varlığını sorgulayan, hayatın anlamını arayan herkesin içinde yaşayan insanlığın tecrübelerin birikiminin kolektif, ezeli ve ebedi deyişleri bunlar. Adam olma yolunda yürüyen, yaşam okulunda büyüyen insanoğluna eşsiz öğütler.

“İnsanları yargılarsan onları sevmeye zamanın kalmaz.” diyor bilgeler ve ekliyorlar “Öğretileri yargılarsan onları anlamaya da...”

Kadim öğretilere kulak verelim. Onlar geçmişe ait değiller, geçmişten günümüze uzanarak bugünün insanının anlayışı ve uygulamaya geçirmesi için o büyük hafızada korunarak bizlere aktarılıyorlar…Zamansız bir kütüphane gibi. Kapısının açılmasını bekleyen... 

İçlerindeki bilgeliği özümsemek için onları anlayabileceğimiz seviyelere indirmek yerine, kendi bilincimizi kadim öğretilerin seviyesine yükseltmeyi deneyelim.

Anahtar kendi içimizde bulunuyor.


“Gürültü patırtının ortasında sükunetle dolaş; sessizliğin içinde huzur bulduğunu unutma.

Başka türlü davranmak açıkça gerekmedikçe herkesle dost olmaya çalış.

Sana bir kötülük yapıldığında verebileceğin en iyi karşılık unutmak olsun. Bağışla ve unut.

Ama kimseye teslim olma. İçten ol; telaşsız kısa ve açık seçik konuş.

Başkalarına da kulak ver. Aptal ve cahil oldukları zaman bile dinle onları; çünkü, dünyada herkesin bir öyküsü vardır.

Yalnız planlarının değil, başarılarının da tadını çıkarmaya çalış.


İşinle ne kadar küçük olursa olsun ilgilen; hayattaki dayanağın odur.

Seveceğin bir iş seçersen yaşamında bir an bile çalışmış ve yorulmuş olmazsın.

İşini öyle seveceksin ki, başarıların bedenini ve yüreğini güçlendirirken verdiklerinle de yepyeni hayatlar başlatmış olacaksın.

Olduğun gibi görün ve göründüğün gibi ol.


Sevmediğin zaman sever gibi yapma.

Çevrene önerilerde bulun ama hükmetme.

İnsanları yargılarsan onları sevmeye zamanın kalmaz.

Ve unutma ki; insanlığın yüzyıllardır öğrendikleri, sonsuz uzunlukta bir kumsaldaki tek bir kum taneciğinden daha fazla değildir.

Aşka burun kıvırma sakın; o çöl arasındaki yemyeşil bir bahçedir. O bahçeye layık bir bahçıvan olmak için her bitkinin sürekli bakıma ihtiyacı olduğunu unutma.

Kaybetmeyi ahlaksız bir kazanca tercih et. İlkinin acısı bir an, ötekinin vicdan azabı bir ömür boyu sürer. Bazı idealler o kadar değerlidir ki, o yolda mağlup olman bile zafer sayılır.


Bu dünyada bırakacağın en büyük miras dürüstlüktür.

Yılların geçmesine öfkelenme; gençliğe yakışan şeyleri gülümseyerek teslim et geçmişe. Yapamayacağın şeylerin yapabileceklerini engellemesine izin verme.

Rüzgarın yönünü değiştirmediğin zaman, yelkenlerini rüzgara göre ayarla. Çünkü dünya, karşılaştığın fırtınalarla değil, gemiyi limana getirip getiremediğinle ilgilenir.


Ara sıra isyana yönelecek olsan da hatırla ki, evreni yargılamak imkansızdır.

Onun için kavgalarını sürdürürken bile kendi kendinle barış içinde ol.

Hatırlar mısın doğduğun zamanları: sen ağlarken herkes sevinçle gülüşüyordu.


Öyle bir ömür geçir ki, herkes ağlasın öldüğünde, sen mutlulukla gülümse.

Sabırlı, sevecen, erdemli ol.

Eninde sonunda bütün servetin sensin.

Görmeye çalış ki , bütün pisliğine ve kalleşliğine rağmen dünya yine de insanoğlunun biricik güzel mekanıdır.”

Xsentos, M.Ö.9.yy