Mevlana etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mevlana etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mayıs 2015 Perşembe

Aşkın tecellisi

"Bırak ruhunda iki Venüs olsun, biri göksel, diğeri yersel.
Her ikisinin de bir aşkı olsun…
Göksel olan, ilahi güzelliği özüne yansıtması için,
Yersel olan, ilahi güzelliği dünyevi olanda oluşturman için..."

Ficino, Platon'un Şölen'i üzerine



Büyük inisiye ve filozof Platon “AŞK GÜZELLİĞİ DÜNYAYA GETİRMEK İSTEĞİDİR” der.

Platon sevgiyi, aşkı bütün ölümlülerde rastlanan bir ölümsüzlük çabası olarak tanımlar. En basit fiziksel hali ile Eros, tüm insanlarda, kendilerini yaşatacağına inandıkları bir nesil yetiştirme iç güdüsü olarak görülmektedir. 

Ancak bazı insanlarda "Eros" kavramı, daha üstün bir niteliğe bürünmüştür. Bu bilinçteki kişilerde, yani ideaları hatırlama bilincine sahip bireylerde Eros (Aşk), yüce güzelliklere ulaşma çabası şeklinde tezahür eder. 
Bu amacı gerçekleştirmek için ihtiyaç duydukları bilgilerin eksikliğini hisseden Hakikat yolcuları, bilgisizlikten kurtulmak çabası (bilgelik aşkı=felsefe) içerisinde bulurlar kendilerini. Bu kişiler Eros'u, dünyaya çocuk getirmekten öte bir işlev, idealara ulaşarak erdemli işler yapmak ve yeryüzünde sürekli ve zamansız eserler bırakmak çabası ve aşkı olarak görürler.

Felsefe hakiki anlamı ile bilgelik aşkıdır. Philo:Aşk,sevgi ve Sophia: Bilgelik.

Felsefe, Hakikat'e giden yolda akıl kapısından merak ile girilerek başlanan uzun bir yolculuktur, bilgileri uygulamayla bilgeliğe geçiren, bu esnada kendini ve çevresini dönüştürerek ışığı çoğaltan içsel simyacının yoludur. 
Bilginin sicimlerini kullanarak zeka ile ördüğün, aşkla, sevgiyle halkaları sağlamlaştırdığın, kendi içinden başlayarak dışarı doğru inşa ettiğin, göğe yönelmiş bir zincire benzer felsefe çalışmak. 
Akıl ile kalbi birleştirerek yürünen, insanın sırlarından evrenin sırlarına doğru uzanan keşif dolu uzun bir patika...
Bilgiler uygulandığında, bilinene göre yaşandığında bilinç doğuran, bilgiler birleştirildikçe benlikten sıyrılıp birlik bilincine doğru yükselen...
Aşkın ateşi ile hamken yandığın, yanarak piştiğin, (er)demlenme yolculuğudur. 
Hammaddenin özüne dönmek için yandığı...Yanarak azalmadığın, paylaştıkça çoğaldığın bir dönüşümdür. 

Sadece akılda kalınırsa, akıl aşksız kalırsa, tükenir yakıtı, yarı yolda kalır insan. Bilgiler birleştirilmediğinde, ayırır, böler. Zihinsel ateş göğe yükselmedikçe, bencilce kullanıldığında yakıcı ve yıkıcı olur, kişisel ve kollektif ızdıraplar doğurur.
Bilginin idraki ancak uygulandığında kazanılır ve Hakiki olur. 
Bilmeyi seven, sevmeyi de bilir. 
"İnsanın bilgisi arttıkça sevgisi de çoğalır" der Leonardo Da Vinci. 

İşte bu nedenle daha fazla AŞK'a, Sevgiyi ve bilgiyi birleştirmeye, sevgiyi eylemlerle bedenlendirmeye ihtiyaç var yeryüzünde... Yapa-bilmek, adı üzerinde yapmak için bilmeyi gerektirir. 

Platon Venüs'ün iki yönü olduğunu anlatır: Yersel ve göksel. Tensel ve tinsel. Cinsel ve Platonik aşk denilen budur. Dünyevi yönüyle insanlarda fiziksel sevgiyi uyandırır ve göksel yönüyle ilahi aşkı ilham eder. İnsan, fiziksel güzelliklerin tefekküründen aklı ile kalbini birleştirerek ilahi aşka ve Birliğe yükselebilsin diye bir merdiven uzatır göklerden yeryüzüne.

Platon ruhların güzelliğe tırmanışındaki idrak basamaklarını şöyle anlatır :

  • Bir güzel beden
  • Bütün bedenlerdeki güzellik
  • Ruhların güzelliği
  • Evrensel nizamın güzelliği
  • İdeaların güzelliği
  • Bilgeliğin güzelliği
  • Kendi içinde güzellik




“Bu dünyanın güzelliklerinden başlayacaksın,
hiç durmadan, basamak basamak yüce güzelliğe yükseleceksin;
bir güzel bedenden, bütün güzel bedenlere,
sonra güzel bedenlerden güzel işlere,
güzel işlerden güzel bilgilere,
güzel bilgilerden de, sonunda bir tek bilgiye varacaksın;
bu bilgi de, o tek başına var olan salt güzelliğe varmaktan,
gerçek güzelliğin özünü tanımanın bilgeliğinden başka bir şey değildir.

İnsanın salt güzellikle karşı karşıya geldiği an,
işte yalnız o AN için insan hayatı yaşanmaya değer !
Günün birinde O’nu görürsen, hiçe sayarsın artık altınları, süsleri püsleri…
İnsan, güzelliği her şeyden arınmış, katıksız olarak bir görebilse !
İnsanın tenine, bedenine, rengine, daha bir sürü ıvır zıvırına bulanmış güzelliği değil,
biricik görüntüsüyle özündeki derin güzelliğini!

Platon (MÖ 427 - MÖ 347) 


Günümüzden 2500 yıl önce Platon aşkın cevherini anlatmış da az anlamışız.
Karşılıksız aşklarımıza platonik aşk demişiz, sızlanmışız, farketmeden Aşk'ın bizi dönüştürmek için yaptığı vazifenin anlamını.  

Platonik aşk diye eksik bilinegelen karşılıksız kalan bir sevgi değildir. 
Platonik aşk, karşılık aranmayan, karşılığı sorulmayan sevgidir, koşulsuz aşktır. 

İnsanı yeryüzünden gökyüzüne taşıyacak ilahi bir köprüdür. 
Sen aşağıdan yukarıya yöneldiğin zamAN, diğer ucunun gökyüzünden uzandığını, seni taşımak için zaten hep orada olduğunu fark edebileceğin bir köprüdür.

Koşul koymadan, hesap yapmadan, ödül ve karşılık beklemeden AŞK'ı yaşayan, 
her demde, her yerde aşkı görebilene baktığı herşey sessiz de olsa aşkla yanıt verir. 
Bu büyük bir gizemdir. 
Yaşayanlar bilir...

Platonik aşklar vasıtasıyla yıllarca dönmüşüz de Hakikat'te kendimizi aramışız,
Böylece insanın ve evrenin sırlarını tanıma yollarına düşmüşüz, 
Aşk yoluna düşünce, zamansız öğretilere tutunarak evrilme fırsatına ermişiz, 
Kaderin ördüğü ağlara şükrederek, ilahi aşkın zincirlerini örmeye gönül vermişiz... 

Özünü sevdiklerim, G'özünüzü seveyim, ÖZ'ünüzü sevin, Öz'gür sevin, Özgür düşünün...Özgürleşin... 

Aşk olsun...yeryüzünde ve yüzlerde...Işık olsun...

Uğur Başak Arpacıoğlu 

21.05.2015, 05:50, Moda 




Venüs'ün doğuşu Alessandro Botticelli “Birth of Venus” (1485)


5 Mart 2015 Perşembe

Mıknatıs ve Aşk

Gabriel Garcia Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık romanında çingene Melquiades, Makedon simyacıların sekizinci harikası olarak tanıttığı mıknatıs ile Macondo'ya gelir ...peşinde tencere tava, yıllar önce kaybolmuş eşyalar…Ne varsa sürükleyerek gezer Macondo sokaklarında…
"Her şeyin canı vardır" diye ilan eder, "Sadece Ruhlarını canlandırmasını bilmek gerekir."

Pırlanta ruhlara...

Mıknatıs ve Aşk  ( L’aimant et L’amour )

Aşka benzer
Mıknatısın kuvveti
Manyetik al'anı
S'arar cevheri

Kutuplar arası
Aşk akar
Kimi söze  
Kimi öze bakar

Çe’kime kapı'lan 
Her ins’an   
Aşk ile yo(ğ)rulur
Tecrübeyle doğrulur

Bedenler kavuşur 
Ruhlar birl'eş'mez 
Ben der’beder 
Aşk bedenden öte gider

Tinsel arayış
Tende yerl’eş’mez
Durulmaz akış
Aşk dur'duru'lmaz

Döngüseldir gird'abın
Kalbindir merkezin
Bilincini yaparsan eksenin
Işıkla pırıldar cevherin

K'ömür elmasa dönüşür
Cevher mü'cevhere
Yedi renk BİR içinde
AŞK olur... 

Mıknatıs ve Aşk / L’aimant et L’amour

Mıknatısın aşkı / L’amour de l'aimant

Elmasların aşkı / Amour de diamants


B’aşk, Nisan 2007
Düzenlemelerle, Mart 2015


s’ÖZ’lük: 
Mıknatıs: Manyetit (Fe3 O4)
Es.Anadolu:  Magnesia (Manisa)
Gr. Magnetes, magnetes lithos (Manisa taşı)
Fr. Aimant

İnsan: nisyan kökeninden, unutmak, Kim olduğunu unutan
Kutup: Ar. Kutb: 1. eksen, aks. 2. Tasavvufta en yüksek mertebeye erişmiş kişi. 
Derbeder: Fa. Dar ba dar. Kapı kapı (dolaşan), dilenci, evsiz, barksız. Fa. Dar: kapı


Bazı b’ilgiler ilgi beklerler : 
Doğal mıknatıslar ilk defa Anadolu’da Manisa il sınırları içinde M.Ö 800 yılında Yunanlılar tarafından bulunmuştur. Günümüzde de doğal mıknatıs taşları Manisa ilinde bulunmaktadır. Manyetik alanları, günümüzde kullandığımız yapay mıknatıslar gibi sonradan kazandırılmış olarak değil yapısından dolayı kendiliğinden bulunmaktadır. 

Mıknatıs taşının diğer adı da magnetittir.

Mıknatıslarda itme veya çekme kuvveti, mıknatısın kutup şiddetiyle doğru, aralarındaki uzaklığın karesiyle ters orantılıdır. 

Manyetik özellik, elektronların, kendi ekseni çevresindeki hareketleri (spinleri) ile ilişkilidir. Elektronları eşleşmiş olan atomlar, manyetik özellik göstermezler. Çünkü eşlenmiş elektronlar, birbirine karşıt yönde döneceğinden manyetik alanları birbirini yok eder. Sonuçta madde, diyamanyetik özellikte olur.

Eşlenmemiş bir elektronu bulunan maddeler, zayıf bir manyetik etki gösterirler. Eşlenmemiş elektron sayısı arttıkça manyetik özellik artar. Bir elementin ferromanyetik olması için aşağıdaki koşulları sağlaması gerekir: 1. Tam dolu olmayan d ve f yörüngelerine sahip olmalıdır. 2. Kristal örgüde atomlar, birbirine çok yakın olmamalıdır. Aksi durumda, komşu atomlardaki tek elektronlar etkileşerek, zıt yönde dönme kazanır ve böylece elektron eşlenmesi yaparak etkilerini yok ederler. 3. Atomlar, kristalde birbirinden çok uzakta olmamalıdır. Aksi halde bir atomdaki eşlenmemiş elektronlar komşu atomlardaki elektronlarla etkileşip aynı bir doğrultuda düzenlenemezler.

Tüm metaller içinde, demir hayati önem taşır. Bir yıldızın çekirdeğinde demirin birikmesi, süpernova patlamasını tetikler ve böylece hayat için gerekli olan atomların tüm evrene yayılmasına imkân verir. Demir atomlarının, Dünya'nın ilk aşamalarında, çekirdekte oluşturduğu yerçekimiyle üretilen ısı, Dünya'nın başlangıcındaki kimyasal farklılıklara neden olmuştur. Bunun arkasından atmosferin ve sonuçta da hidrosferin oluşumunu sağlamıştır. Dünya'nın merkezinde bulunan erimiş demir, dev bir mıknatıs görevi yapar ve Dünya'nın manyetik alanını oluşturur. Bu alan sayesinde, Dünya'nın yüzeyini morötesi(UV)  kozmik radyasyondan koruyan Van Allen radyasyon kuşakları; yani manyetik kalkan oluşur. Aynı şekilde, hayati önem taşıyan ozon tabakası kozmik ışınların yıkımından korunmuş olur. 

Bir çubuk mıknatıs ikiye bölündüğünde, meydana gelen her bir parçanın yine N ve S kutuplu küçük bir mıknatıs olduğu görülür. Bölme işlemi atomik boyutlara kadar devam ettirilse bile, yine her parçanın iki kutuplu bir mıknatıs olduğu, tek kutuplu mıknatıs elde edilemeyeceği sonucuna varılır.

Torus enerji alanı, çift kutuplu çekim alanını kullanan, kendi kendisini sürekli yenileyen ve arttıran sonsuz bir enerji modelidir. Çift kutbun birbirine yarattığı etki harcadığı enerjiden daha fazlasını üreterek kendi kendine devam eder. Bu kutupluluğun yarattığı enerjinin döngüsüne TORUS modeli adı verilir.





Je T'aimais, Je T'aime, Je T'aimerai‎ - Francis Cabrel

Mon enfant nue sur les galets
Çocuğum çakıl taşları üzerinde çıplak

Le vent dans tes cheveux défaits
Çözülmüş saçlarında rüzgar

Comme un printemps sur mon trajet
Yolumun üzerindeki ilkbahar gibi

Un diamant tombé d'un coffret
Çekmeceden düşen bir elmas

Seule la lumière pourrait défaire nos repères secrets
Sadece ışık gizli işaretlerimizi çözebilecekti

Où mes doigts pris sur tes poignets
Ellerimin bileklerini tuttuğu yerde

Je t'aimais, je t'aime et je t'aimerai
Seni seviyordum, seni seviyorum, seni seveceğim

Quoi que tu fasses
Ve ne yaparsan yap

L'amour est partout où tu regardes
Aşk baktığın her yerde,

Dans les moindres recoins de l'espace
Uzayın en küçük gizli köşelerinde

Dans le moindre rêve où tu t'attardes
Takılıp kaldığın en küçük rüyada

L'amour comme s'il en pleuvait
Aşk yağan yağmur gibi

Nu sur les galets
Çakıl taşları üzerinde çıplak

Le ciel prétend qu'il te connaît
Gökyüzü seni tanıdığını öne sürüyor

Il est si beau c'est sûrement vrai
O öyle güzel ki bu kesinlikle doğru

Lui qui ne s'approche jamais
Asla yaklaşmayan kendisi

Je l'ai vu pris dans tes filets
Onu ağlarına aldığını gördüm

Le monde a tellement de regrets
İnsanların pek çok özlemleri var 

Tellement de choses qu'on promet
Söz verdiğimiz pek çok şey (var)

Une seule pour laquelle je suis fait
Tam kendisine göre olduğum tek bir kadın (var)

Je t'aimais, je t'aime et je t'aimerai
Seni seviyordum, seni seviyorum, seni seveceğim

Quoi que tu fasses
Ve ne yaparsan yap

L'amour est partout où tu regardes
Aşk baktığın her yerde,

Dans les moindres recoins de l'espace
Uzayın en küçük gizli köşelerinde

Dans le moindre rêve où tu t'attardes
Takılıp kaldığın en küçük rüyada

L'amour comme s'il en pleuvait
Aşk yağan yağmur gibi

Nu sur les galets
Çakıl taşları üzerinde çıplak

On s'envolera du même quai
Aynı alandan havalanacağız

Les yeux dans les mêmes reflets
Gözlerimiz aynı aynalarda

Pour cette vie et celle d'après
Bu hayat ve bundan sonraki hayat için

Tu seras mon unique projet
Sen benim tek projem olacaksın

Je m'en irai poser tes portraits
Gidip resimlerini koyacağım

A tous les plafonds de tous les palais
Bütün sarayların tavanlarına

Sur tous les murs que je trouverai
Bulacağım bütün duvarların üzerine

Et juste en dessous, j'écrirai
Ve tam altına yazacağım

Que seule la lumière pourrait…
Sadece ışığın..(gizli işaretlerimizi çözecebileceğini)

Et mes doigts pris sur tes poignets
Ve parmaklarım bileklerini tuttu

Je t'aimais, je t'aime, je t'aimerai
Seni seviyordum, seni seviyorum, seni seveceğim 





23 Eylül 2014 Salı

Eylül ekinoksu: İçimizde ve dışımızda adalet üzerine

Kuzey Yarımkürede 23 Eylül Sonbahar ekinoksu 
Geleni karşılamak ve rızkımızı almak için arınma vakti
Temiz zihin, temiz beden, temiz kalple... 
Kişisel dileklerle ve düşüncelerle istediklerimizle zihni doldurmadan, 
açık OLup, hiç kalıp...
kul'ak vermeli Sessizliğin Sesi'ne...

Çünkü...
Başlayan sonbahar, yazın topladığımız tecrübeleri içselleştirerek olgunlaşıp geleceğe tohumlar ekmek zamAN'ıdır... 
Dışarıda yaşanan canlılığının, hareketin, kademeli olarak içe dönmeye başladığı, 
Kışa dayanıklı tohumların ekileceği, korunacak değerler için iç yaşam toprağının besleneceği, 
Bir sonraki ilkbaharda açacak çiçeklerin hazır hale getirilmesi için, geçmiş dönemin hasatının değerlendirilip, yenilenme için yeni kararlarla titreşen iç-dış dengesini arayan niyet-eylemin mevsimidir.   

Yaşam bahçemizin toprağının ve üzerinde inşa ettiğimiz yaşamımızın temellerimizin güçlendirilmesi gereken, 
değerlerin, neye değer verdiğimizin, kendi değerimizin ne olduğunu sorguladığımız zamanlar, 
sapla samanın ayrıldığı, kalıcı olanların geçici olanlardan ayırt edildiği,
eleklerimizin kalp usturlabıyla (1) gözden geçirildiği 
içimizde ve dışımızdaki hasetten, hısımdan ayrılmanın zamanıdır bu sonbahar. 

HASATIN HAZIM ve HAZ'AN VAKTİDİR.

23 Eylül'deki gün tün eşitliği ile doğadaki dengelenmenin ardından, kendimizdeki ve hayatımızdaki dengesiz alanları fark etmemizi ister...

Çünkü...
İlahi Adaletin temsili olan tüy ile tartılır insanın kalbi göksel terazide
Zira zahirde(dışrak, egzoterik) birbirine tam eş, eşit olan tezahürler, şekiller, görüntüler bulunmadığından ancak batini(içrek, ezoterik) değerleriyle çıkarlar Adalet terazisinin kefesine.

Usturlabı AŞK olursa kalbimizin, teraziyi dengeye getirmek için elimizde ve farkındalığımızda olanlar ile dengesizlikleri tazmine yönelebiliriz.
çareler arayabiliriz, şikayet etmekten, imtihanlarımızdan kaçıp kendimize eziyet etmekten vazgeçip....

Korkular, endişeler, güvensizlikler, rekabet hırsı, maddiyata öncelik vermek, hoşgörüsüzlük, öfke, ayrımcılık, kibir ve bencilliklerimizden kaynaklanan adalet eksikliğimiz...Işığın kaynağından uzaklaştıkça artan karanlıklarımız...

Ve bazen de eşitlik arayışından dengeyi bozarız, adalet peşinde olduğumuz zannıyla, ancak hiç bir şey eşit yaratılmamıştır ve evrimleri için onları geliştirecek farklı şeylere, yoğurarak olgunlaştıracak farklı denemelere ihtiyaç duyarlar.

Terazinin iki kefesi tüm evrende ve doğada var olan "kutupsallık yasasını" anlatır. Bir'in ikili görüntüsünü, düaliteyi, eril-dişili, yin-yangı, geceyi-gündüzü, almayı-vermeyi ...ancak bunlar karşıt gibi görünen zıtlıkların birlikteliğini temsil ederler... ve kökeni BİR olan güçten türeyen, onun iki kefedeki görüntüleridir. 

Tezahürün oluşması ve varlıkların yaşamlarını sürdürmesi için gerekli yaşam alanı bu iki zıt kutbun arasında akar durur...aynı mıknatısın iki kutbunun arasında oluşan çekim alanı gibi...bu çekim nedeniyle hareket, devinimler mümkün olur her planda...bir atomun içinde de, güneş sisteminde de...

Yaşamın içindeki zıtlıkları birleştirmeyi başarmaktadır dengenin sırrı...hareketin içindeki ritmi bulmak ve korumaktır...Hareket ile bilgeliktir...Zıtlıklardan birliğe yükselmektir. 

Yine evrensel doğa yasalarına uygun olarak (titreşim) evrende her şey sürekli hareket ettiğinden bu denge her seferinde bozulur ve yeniden tazmin edilir (entropi) ...devinim, dönüşüm, tekamül ihtiyacı bitene dek, köklere göklere varana dek böyle sürüp gider....

Bu nedenle: 

Aşağıdaki yukarıdaki olma haline ermedikçe, 
Göksel Adalet yeryüzünde tecelli etmeyecek,
Adaleti beklemek, yokluğundan şikayet etmek nafile...
Bize düşen yukarıda olana benzemeye çabalamakta
İç adaleti ve dengeyi oluşturacak unsurları inşa etmekte.
Ayrıştırmayı beslemek yerine dengeleyici enerjiyi üretmekte, 
Gökyüzüne çıkan basamaklar misali.. 

Bize adil olan olmayanların hesabını tutmaktan, hayatın bize adil olup olmadığını sormaktan evvel,
Soralım kendimize : Biz adil miyiz , öz varlığımıza,  fıtratımıza, bize verilenlere, yaşamımızdaki nimetlere ?  Bedenimize, zihnimize, ruhumuza, yaşama hakkını veriyor muyuz ? 
Talep etmekten önce talebesi olmayı kabul ediyor muyuz hayat okulunun ? 

Cevaplar apaçık şu anki yaşamlarımızın ve yüzleşmemiz gereken imtihanlarımızın içinde...

Adalet diyince, gerçek anlamını felsefe derslerimde öğrendiğim Platon'dan anahtarlar düşer aklıma: 

Büyük filozof Platon'un Devlet adlı eseri "Adalet" konusunu işler öz olarak. Siyaset felsefesi yapmak değildir amacı ve günümüzde anlaşıldığı gibi bir devlet organizasyonunu formüle etmek için yazmamıştır bu eseri... İnsanların bireysel tekamüllerini gerçekleştirebileceği toplumsal yaşam İdeali'ni, tüm kozmosta işleyen uyumun, birlikte yaşamın insanlar için ve toplumsal yaşam içinde nasıl mümkün olacağını anlatmaktadır aslında. Başka bir deyişle yukarıdaki ne ise aşağıdaki o olması için yapılması gerekenleri...

Evet bir ütopya'dır...ancak gerçekleşmeyecek bir hayal anlamına gelmez bu kelime... İdeal toplumu anlatan demektir. Kelime köken olarak Grekçe "yok/olmayan" anlamındaki ou, "mükemmel olan" anlamındaki eu ve "yer/toprak/ülke" anlamındaki topos sözcüklerden türeyen anlamıyla: "İdealar dünyasında bulunan, yerde olmayan, mükemmel olan topraklar." 

Ütopya'yı aklımızın somut olanla sınırlı kavrayışından dolayı bir hayal zannederiz. İdealar yeryüzüne kendiliğinden inmez ki, onlar ile temas eden, bedenleştirecek, kanalize edecek idealistlere ihtiyaç duyarlar. 

Eserin orjinal ismi de Devlet değildir, grekçe aslı Politeia'dır. Latincede Res publica'dır. Herkes için, kamu yararına (commonwealth) anlamındadır. 

Politeia, yani Politika ise dünyamızdaki uygulama örneklerinin çok üzerinde bir kökene sahiptir idealar dünyasında, en üst anlamında "birlikte yaşamın İdeal düzenidir. Tüm evrende var olan düzenin insan toplulukları için uygulanma bilimi ve sanatı."
Zamanın aşınmasıyla kelimenin kullanımında kelimedeki "s" harfi düşer ve geriye bildiğimiz Republica kalır... 


Politika'nın kendi üzerimizde uygulanması da kişiliğimizi ıslah etmek, nefsimizi terbiye etmek, içgüdülerimiz, duygularımız ve zihnimizi yönetmek ve hakim olmak için etik-ahlak adını alır.   

"Adalet herkese kendi hakkı olanı vermektir" der Platon. 

Göksel Adalet'in yeryüzünde gerçekleşebilmesi için önce her bireyin içindeki adaleti kurması gerektiğini ve bu yolda her insanın kendi fıtratını gerçekleştirebilmesi ve varlığının tekamülünü sağlaması için eğitim (educare: içindeki cevherleri ortaya çıkarmak demektir) ve adaleti sağlayan birlikte yaşamın İdeal düzenini anlatmaktadır. Hem insanı ideal insana doğru, hem de toplumları ideal toplumlara doğru evrimleştirecek, dikeyleştirici evrensel yasaları uygulama sanatı ve bilimi olarak...

Adalet, dengedir, uyumdur, düzendir, 
Adalet, ahlaki bir erdemdir, olgunluktur. 
Adalet, doğruluktur, dürüstlüktür. 
Keyfi istek ve arzuları hesaba katmadan Hakikat'e uygunluktur, doğru yolu izlemektir.  
Adalet zulüm etmemektir, herkese hakkını vermek, layık olduğunu bulmasıdır. 
Adalet, verilen ile hak edilen arasındaki dengedir. 
Adalet, kökeni olan ilahi Nizam'a, Evrensel yasalara uygunluktur. 
Adalet maneviyat ile maddiyat arasındaki dengedir. 
Adalet aşırılıklardan uzak orta yoldur. 
Adalet, her şeyin merkezine kendini koymamaktır. Evrensel yasaları ölçü almaktır. 

Adaleti eşitlik değildir, dengedir. 
Farklı olan şeylerin arasında sağlanan denge, uyum, ahenkli birlikteliktir. Bütünsel bir görevi yerine getirmek üzere...

Eşitliği dış özelliklerde, maddi olanda, farklı yaşantılarda şekillenen kişiliklerimizde bulamayız...
İnsan bedeninde bile cismen aynı organlar, aynı tasarım bütünlüğü içinde, ortak çalışma prensiplerine uygun olarak işlevlerini kendiliğinden tayin edilmiş yönde yerine getirmekte olmalarına rağmen her birimizin fiziksel sureti birbirinden farklı değil mi ?
  
Hepimiz insanoğluyuz, farklı suretlerde...Değişik tekamül ihtiyaçları olan ruhlarımızın, farklı fiziksel, enerjetik, duygusal, psikolojik, zihinsel ve karmik kombinasyonların sonucuyuz ve bu nedenlerle kendimizi gerçekleştirme ihtiyaçlarımız birbirinden farklılıklar gösterir. Ve bu doğaldır...

Adaleti, insanın yaradılış amacının ışığında, eş ve kard'eş olan "insani özün doğası"nda bulabiliriz.

BİR okyanustan ayrılarak düşüp, yeryüzünde maddeye çarparak zerrelere bölünmüş ve dünya üzerine saçılmış insan damlacıklarında..aynı şu anda yağan yağmurun ezgisinde bizlere anlattığı gibi...

Öz'eş lerimizi bir kişide arayıp durmak yerine 
Öz'den hepimizin özdeş, kard'eş, karındaş olduğumuzu idrak etsek, 
Gökten yere inen ışığın farklı kadir ve kadersel yörüngelerdeki fotonları gibi, 
Yukarıdan aşağı uzanan bir sicimi oluşturan iplikçikler gibi, 
Kökleri gökte olan bir ağacın yeryüzündeki dalları gibi... 

Ve diğerlerinde bizde olmayan bütünün parçaları olduğunu, büyük filozof Helena Petrovna Blavatsky'nin söylediği gibi her insanın farklı planlarda birbirinin hocası ve tamamlayıcısı olduğunu bilerek yaşarsak içimizde ve dışımızda barış, aşk ve ışık artacaktır.

"Altılar yok edildiğinde ve Hoca'nın ayakları önüne serildiğinde, 
Lanu BİR ile birleşir, BİR olur ve artık onun içinde yaşar."(2)



Filozof Kant, pratik aklın çatışmaları olduğunu, salt aklın kendine terazilik edemeyeceğini, doğası gereği çelişkilere düşeceğini ve kendini neye inandırmak isterse o yöne meyledeceğini, "evrensel doğru"dan ayrılıp "kendi doğrularını" oluşturacağını, aklın terazisinin ancak "a priori" ilkelere yönelmiş,  ruh ile uyum içindeki "saf ve aşkın akıl" (manas) olması gerektiğini hatırlatır. 

Başka bir deyişle aklımız daha üst basamaklara yükselmedikçe, nefsin alt mertebelerine ve geçici bene hizmet eder, ayrımlara düşer.

Beşer şaşar ve şaştığında yolunu bulmak için bedeninde ve çevresinde onu çevreleyen doğa her zaman okunmaya hazır bir kitaptır. 

İnsanlıktan önce de var olmuş olan ve şimdi de var olan ve sonsuza kadar var olacak olan Evrensel Yasalar, onların mikro evrende ve makro evrende işleyişini ilim ile araştırmak ve öğrendiklerimizi birleştirmek şaşmaz ve zamansız rehberlerimizdir.

Hayat bizim ondan istediklerimizle değil, O'nun bizden istediklerini gerçekleştirmekle en yüksek anlamda adaletle, liyakatle ve saadetle yaşanır. 

"Aklı selim olan bir kimseye bu saadeti elde etmek için çalışmak, bu saadete engel olan şeylerden kaçınmak yaraşır."(3)

Tüm ahlaki öğretilerde kamil insan olabilmenin yolu, madde ve mana bütünlüğü, zahir ve batın derinliği, akıl ve kalp dengesi, şekil ve ruh beraberliği içinde sürülen yaşam olarak tanımlanır.  

Aslında zıtlıklar yoktur, ardındaki birliği görebilirsin... 
Çatışmalar,ayrışmalar, farklılıklar aşağı düzeylerdeki algıların yansımalardır, bilincini üst seviyelere taşıdıkça farklılıkların birlikteliğindeki uyumun melodisini işitmeye başlarsın. 

Bilincin yükseldikçe görüntüler birleşir, aynı uçak havalanırken önce farklı şekiller almış doğa şekillerini, farklı tarlaları, doğal sınırları ile gözlemlemen ve onların patchwork gibi birbirlerini tamamladıklarını fark etmen, daha sonra iyice yükseldiğinde aslında tek bir toprak olduğunu idrak etmen gibi... 

Piyanonun klavyesi üzerindeki farklı sesler veren tuşların, onların bütününe, teknik ve sanatsal bilgilerine hakim olabilen bir kişi tarafından çalındığında notaların armonik bir besteye dönüştüğünü işitmen gibi...

Paletindeki farklı renkleri zihnindeki ideal tasarıma göre farklı oranlarda karıştırarak, uygun fırçaları ve teknikleri kullanarak tuvale geçiren bir ressamın sanat eserinde gördüğün gibi...

Farklı doğaları ve ihtiyaçları olan bedeninin, duygularının, zihninin ve ruhunun gerçek ve tek yöneticisi sen kendinsin...Bu araçlarına onların her istediğini değil, doğasına uygun olanı ölçülülükle verdiğinde, kendini bilme ve hakim olma biliminde ve sanatında ilerlediğinde, araçlarını yüksek ve evrensel amaçların doğrultusunda kullandığında, özüne daha adil olduğunu fark edeceksin...

Var oluşuna hakkını vermeye başladıkça kendi içinde saklı olan mutluluk ezgini bestelemeye başlayacaksın...

Farklı enstrümanlarını uyumla çalmasını sağlayabileyen ve aslında onları yönetmekten başka hiç bir şey yapmayan usta bir orkestra şefi gibi...bir yaşam sanatçısına dönüşeceksin.

"İşte bu" diyeceksin...Hayat okuluna, sana öğreten her şeye teşekkür ederek ve onlara layık bir talebe olabilmenin derin ve sade mutluluğuyla...kaderini gerçekleştirme yolunda yürümeye aşkla, bilgelikle ve hizmet ederek devam edeceksin...


Doğadaki ilahi adaletten feyz alacağımız, 
Hasatımızın hasılatının bereketli,  
Hüznün değil, hüsn'ün çoğalacağı,  
İç adaletimizin hükmünün süreceği
Kalbimizin pusulamız olacağı
Haddimizi ve hakkımızı bileceğimiz, 
Bir'liği koruyacağımız, 
Mutlu bir ekinoks ve sonbahar dileklerimle... 

Öz'ünüze saygılarımla ve sevgilerimle
Uğur Başak Arpacıoğlu 


(1) Usturlab: Grekçe astrolabon, yıldız yakalar. 
Astronomi ölçümlerinde kullanılmış tarihi bir ölçüm cihazıdır. Kullanım alanları arasında Güneş, Ay, gezegen ve yıldızların konumlarını belirlemek yer alır. Ayrıca yerel saatin ve namaz vakitlerinin belirlenmesi usturlab sayesinde hesaplanıyordu. Bazı matematik problemlerinin çözümlenmesinde de usturlab kulanılırdı.

Usturlabı mutasavvıf şairler de şiirlerinde kullanmıştır.  16. asrın şairi Usûlî: 

Merkez-i hâkdesin dâ’ire-i kalbinde
Felek etvârını seyr eyle suturlâb gibi    G.143/2

“Arzın merkezindesin kalp dairende feleğin tavırlarını usturlab gibi seyret“derken kalbi 
usturlaba teşbih eder. 

Kaynak: DİVAN ŞİİRİNDE TEKNOLOJİK BİR ALET: USTURLAB, İlyas KAYAOKAY

(2) Sessizliğin Sesi, 50, Helena Petrovna Blavatsky tarafından derlenen Tibet'in kadim bilgelik kitabı

(3) Mearicü'l Kudüs, Hakikat bilgisine yükseliş, Gazali 


İLAVE İLHAMLAR : 

.....
—"Herhangi bir ödül beklemeden ve herhangi bir zarara uğramaktan çekinmeden öyle eyle
ki, eylem kuralın evrensel bir ahlak yasası olabilsin." Kant

"İki şey var ki, ruhumu hep yeni, hep artan bir hayranlık ve müthiş bir saygıyla dolduruyor:
Üzerimdeki yıldızlı gökyüzü ve vicdanımdaki ahlak yasası." Kant 
....

Bir gazelinde Mevlânâ, insanın iki başının olduğunu söylemektedir: 

Birisi yere ait olan toprak baş, diğeri göğe ait olan semâvî baş. İnsanın hakikatinin aslı onun semâvî başıdır. Onun varlığının ayrıntısı ve ikinci derecede olanı ise dünyevî olan toprak baştır:

Size göre, başınızda hiç böyle bir şey yok! Fakat aslında sizin iki başınız vardır. Birisi yerden gelen görünen şu toprak başı, birisi de gökten gelen ve görünmeyen tertemiz manevî baş!

Senin şu görünen başın, öbür gizli başından meydana gelmiş. Bunu bilesin, anlayasın diye nice tertemiz başlar, toprağın ayağına dökülüp saçılmış, toprağa karışmıştır.

Asıl olan baş, gizli, görünmüyor da ona uyan baş ortada... Bil ki, şu dünyanın ötesinde, sonsuz bir âlem vardır.  (Gazel: 464)

.....

Yine Mevlana Celalledin-i Rumi'den 

Buyurdu ki: Sen şu anlama bak; o düşünce sözü, o özel düşünceye bir işarettir. Anlamı genişletmek için “düşünce” dedik ona; gerçekte o düşünce değil; olsa bile insanların anladıkları bu cinsten düşünce değildir. Düşünce sözünden maksadımız buydu.

Yine o, insanın büyüklüğünün onun görünen cismine (bedenine) değil, hakikati arayan ruhuna bağlı olduğunu ve insanın hakikatinin “görme/görüş” olduğunu söylemektedir:

Ey görünüşte zerre olan, Zühal'i gör; topal bir karıncasın, git Süleyman'ı gör.
Sen şu beden değilsin, sen o gözsün; canı görmüş olsan bedenden kurtulursun.

(Mesnevî, c. VI, beyit nu.: 810-811)
....

İLHAM OLAN AY : EYLÜL :


  • Arapça eylûl, Süryanice "üzüm" anlamındaki aylûl'den (üzüm ayı) gelmektedir. Bereket, hasat ile ilişkilidir. 
  • Rumi takviminin 7.ayıdır.
  • Eylül adının İngilizce karşılığı olan "September", Latince yedi (7) anlamına gelen "septem" den gelir.
  • Hristiyanlar bu aya "istavroz veya haç ayı" derler. 
  • Akadlıların altıncı ayı ve sevinçten haykırmak anlamına geldiği bilinmektedir. 

İLHAM OLAN RESİM : 


İştar, Mezopotamya kökenli Akad mitolojisinde bir tanrıçadır. Asur ve Babil’in en gözde tanrıçasıdır. Sümer mitolojisindeki İnanna'dan türemiştir, kökeni kuzeybatı Semitik tanrıça Astarte'ye dayanır. İştar, Venüs gezegenini temsil eder. Aynı zamanda yeryüzündeki yansımasıyla Doğa Ana'nın, üretkenliğin, bereketin ve aşk'ın sembolüdür. Farklı dönemler ve uygarlıklardaki isimleri Nina, Nanna, Artemis, İsis, Kibele, Kubaba, Afrodit, Kutsal Bakire 'dır. 
İştar'ın batı dillerinde kullanılan karşılığı, 'yıldız' anlamında 'star' (İngilizce), 'Stern' (Almanca)'dır. 
İştar'ın simgeleri arasında bugün çok yaygın olarak kullanılan beş köşeli yıldız, gül (özellikle kırmızı gül), kalp sembolü, dikili tahta kazık, meşe ağacı ve meşe yaprağı (bol yapraklı ağaçlar) ve kırmızı rengi, 5 ve 50 sayıları bulunur. 
Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin gibi bazı efsanevi aşklar, batıda başka adlar da alarak, gerçekte Baal ve Astarte (İştar) aşkını simgelerler. 
İştar'ın rengi olan kırmızı ile, hasadın yapıcısı ve aletlerini kuşanmış olarak savaş tanrıçası görüntüsünde insanları çatışmalarda kurban etmesi simgelenir. 
İştar (yaşam enerjisi gücü) , Şamas (Güneş) ve Sin ( Ay)  ilahi triadı gerçekleştirirler. 





4 Mayıs 2014 Pazar

İnsan NEY'dir ...Ney bendir

Ney sesine kulak verdin mi hiç ? 

İnsanı bu dünyadan alan bambaşka yerlere götüren, ruhu arındıran, dinginleştiren, huzur ve hüzün veren neyi dinlerken musikinin sadece kulaklarına değil, gönlüne, ruhuna dolduğunu, her zerrene işlediğini duyumsarsın. 

Mevlana’nın felsefesinde ney, “insan-ı kâmil” in sembolüdür ve aşk derdini anlatmadadır. Benzi sararmış, içi boşalmış, bağrı dağlanarak delikler açılmış, ancak Yüce Yaratıcı’ nın üflediği nefesle hayat bulan, tıpkı insan gibi geldiği yere özlem duyan ve delik deşik olmuş sînesinden çıkan feryâd ve iniltileri ile insanlara sırlar fısıldayan bir dosttur.
Bu sebeple ney, Mevlevîlerce kutsanmış ve “nây-ı şerîf ” diye anılmıştır.

Neyin yedi deliği insanın yedi katlı doğasıyla ve dokuz boğumu insanın ana rahminde geçirdiği dokuz ayla ilişkilendirilmiştir.

Ney ve arif insan arasında şu benzerlikler vardır: 
Neyden âşıkane sesler çıkar, arif olan insan da âşıkane sözler söyler. Neyin sesi ve ariflerin sözleri dinleyenlerin aşkını arttırır. 
Neyin hüneri görünen cisminde değil içindedir. Ariflerin de üstün özellikleri içindedir. Neyin boyu doğru ve düzgündür, ariflerin de huyu. 
Neyin içi boş, yalnız aşkın nefesiyle doludur, arifler de kin ve nefretten uzaktır, kalbi Tanrı aşkı ile doludur. 
Ney kendiliğinden ses çıkarmaz, bir üfleyicinin nefesine muhtaçtır, arif de bir silsile içinde bağlı bulunduğu mürşit ile aynı sesi çıkaran saz gibidir. 

İslam inanışına göre Bezm-i Elest denilen mecliste Tanrı ruhları yarattıktan sonra “Ben sizin Rabbiniz değil miyim? ” diye sorar. Ruhlar “ Evet, Rabbimizsin! ” diye cevap verir. Bu, sonsuz coşku dolu, ruhun hazların ve mutlulukların da üzerinde olduğu; Tanrı ile beraber olduğu zamandır. Daha sonra ruh, varlık alemine gönderilir. Ruhun varlık alemine gönderilmesi, aslında kopuş, ayrılıştır. Tıpkı ana rahmindeki bebeğin ağlayarak doğması gibi.

Ruh dünyada bilerek veya bilmeyerek sürekli aslını arar. Kendini hapsolduğu bedensel zevklere zaman zaman kaptırsa da ızdırabı yaşadığı sürece bitmez. Nihayet takdir edilen sürenin sonu, ölüm; aslına dönüş, vuslattır. Mevlana ölümü kavuşma olarak bilir. Ardından gelenler onun öldüğü geceyi “şeb-i arus”, yani gelin gecesi, düğün gecesi diye anmaktadırlar. 

İnsanın yaradılışı ve yaşam çilesi ile neyin kamışlıktan koparılması arasında derin bir benzerlik vardır. Kamış, sazlığındayken yeşerir, boylanır, sonsuz bir neşe içindedir. Kamışlıktan koparılınca kurur, sararır. Delikleri açılır ve o zamandan sonra feryat ederek aslını arar.

Neyzenin elinde dinleyenlere hasretini söyler:

1. Bişnev in ney çün hikâyet mîküned
Ez cüdâyîhâ şikâyet mîküned

Dinle, bu ney neler hikâyet eder,
ayrılıklardan nasıl şikâyet eder.

2. Kez neyistân tâ merâ bübrîdeend
Ez nefîrem merd ü zen nâlîdeend

Beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryâdımdan
erkek ve kadın müteessir olmakta ve inlemektedir.

3. Sîne hâhem şerha şerha ez firâk
Tâ bigûyem şerh-i derd-i iştiyâk

İştiyâk derdini şerhedebilmem için, ayrılık acılarıyle
şerha şerhâ olmuş bir kalb isterim.

4. Herkesî kû dûr mand ez asl-ı hiş
Bâz cûyed rûzgâr-ı vasl-ı hîş

Aslından vatanından uzaklaşmış olan kimse,
orada geçirmiş olduğu zamanı tekrar arar.

5. Men beher cem’iyyetî nâlân şüdem
Cüft-i bedhâlân ü hoşhâlân şüdem

Ben her cemiyette, her mecliste inledim durdum.
Bedhâl (kötü huylu) olanlarla da, hoşhâl (iyi huylu) olanlarla da düşüp kalktım.

6. Herkesî ez zann-i hod şüd yâr-i men
Vez derûn-i men necüst esrâr-i men

Herkes kendi anlayışına göre benim yârim oldu. 
İçimdeki esrârı araştırmadı.

7. Sırr-ı men ez nâle-i men dûr nist
Lîk çeşm-i gûşrâ an nûr nîst

Benim sırrım feryâdımdan uzak değildir.
Lâkin her gözde onu görecek nûr, her kulakda onu işitecek kudret yoktur.

8. Ten zi cân ü cân zi ten mestûr nîst
Lîk kes râ dîd-i cân destûr nîst

Beden ruhdan, ruh bedenden gizli değildir. 
Lâkin herkesin rûhu görmesine izin yoktur.

9. Âteşest în bang-i nây ü nîst bâd
Her ki în âteş nedâred nîst bâd

Şu neyin sesi âteşdir; havâ değildir.
Her kimde bu âteş yoksa, o kimse yok olsun.

10. Âteş-i ıskest ke’nder ney fütâd
Cûşiş-i ışkest ke’nder mey fütâd

Neydeki âteş ile meydeki kabarış, hep aşk eseridir.

11. Ney harîf-i herki ez yârî bürîd
Perdehâyeş perdehây-i mâ dirîd

Ney, yârinden ayrılmış olanın arkadaşıdır. Onun makam perdeleri,
bizim nûrânî ve zulmânî perdelerimizi -yânî, vuslata mânî olan perdelerimizi- yırtmıştır.

12. Hem çü ney zehrî vü tiryâkî ki dîd
Hem çü ney dem sâz ü müştâkî ki dîd

Ney gibi hem zehir, hem panzehir; 
hem demsâz, hem müştâk bir şeyi kim görmüştür

13. Ney hadîs-i râh-i pür mîküned
Kıssahây-i ışk-ı mecnûn mîküned

Ney, kanlı bir yoldan bahseder, 
Mecnûnâne aşkları hikâye eder.

14. Mahrem-î în hûş cüz bîhûş nist
Mer zebânrâ müşterî cüz gûş nîst

Dile kulakdan başka müşteri olmadığı gibi, 
mâneviyâtı idrâk etmeye de bîhûş olandan başka mahrem yoktur

15. Der gam-î mâ rûzhâ bîgâh şüd
Rûzhâ bâ sûzhâ hemrâh şüd

Gamlı geçen günlerimiz uzadı ve sona ermesi gecikti.
O günler, mahrûmiyyetten ve ayrılıktan hâssıl olan ateşlerle arkadaş oldu 

16. Rûzhâ ger reft gû rev bâk nîst
Tû bimân ey ânki çün tû pâk nist

Günler geçip gittiyse varsın geçsin. 
Ey pâk ve mübârek olan insân-ı kâmil; hemen sen vâr ol!..

17. Herki cüz mâhî zi âbeş sîr şüd
Herki bîrûzîst rûzeş dîr şüd

Balıktan başkası onun suyuna kandı. 
Nasibsiz olanın da rızkı gecikti.

18. Der neyâbed hâl-i puhte hîç hâm
Pes sühan kûtâh bâyed vesselâm

Ham ervâh olanlar, pişkin ve yetişkin zevâtın hâlinden anlamazlar.

O halde sözü kısa kesmek gerektir vesselâm.

Mevlana Celaleddin-i Rumi , Mesnevi





14 Şubat 2014 Cuma

ÖZ’LERİN BULUŞMASI – 1

Akıl gözüyle görmeyi bilen biri 
Kalbini büyütmeyi, gönül g’öz’ünü açmayı ararken,
Bir "an" olur
Gönül gözüyle görmeyi bilen, akli bilgileri arayan diğeriyle karşılaşır.

Zam'an'sız bir yolda buluşurlar
Gökten yere
Yerden göğe
Dallardan köklere
Köklerden birliğe
Vuslat halinde
Yürürken

Ba’zen bir insanda 
Ba’zen bir kitapta
Ba’zen bir nefeste
Ba’zen bir yaprakta
Gizlenmiş kadim öğretilerin
Çeşmelerinden akan suyu aşkla içerler

İçtikçe susarlar
Sustukça içlerine dönerler
Yana yana için için
Yanyana seyr’ederler
Y’örünge’lerinde

Biri akıldan kalbe
Diğeri kalpten akıla
İnip çıktıkça dokurlar
İçiçe geçtikçe
Bir’leştiren bağları

Dön(üş)erek 
Benden bize 
Bizden Bir'e


Anlamaktan bilmeye
Bilmekten olmaya 

Geçebilmek için
Özlerinin özlemiyle 
Varlıklarına Hakk'ını verebilmek için
Kendilerinden (vaz)geçerler

….
B'aşk 
14.02.2014
gÖZtepe



 “Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken,sen hiç ol...Menzilin yokluk olsun.İnsanın çömlekten farkı olmamalı, nasıl ki çömleği ayakta tutan dışındaki biçim değil, içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutanda benlik zannı değil hiç'lik bilincidir.” Rumi